KADİR MISIROĞLU VEFAT ETTİ.  RABBİM AMELİYLE MUAMALE ETSİN…

İslam ahlakı olmayan sözde Müslüman  bir ülkede Müslüman olarak yaşamak ne kadar zor dostlar. Böyle bir ülkede doğruları söylemek ve savunmak ne kadar zor? 

Kadir MISIROĞLU öldü.  Ölünün arkasından konuşulmaz, derler. Yanlıştır. Ölünün arkasından konuşulur!  Dünyada  şu veya bu şekilde iz bırakmış,  başkalarının hayatlarını etkilemiş ölülerin arkasından konuşulması  gereklidir de! Doğrusuna doğru, yanlışına yanlış denir. Denecektir, denmelidir.

Ölünün arkasından küfretmektir yanlış olan.  Küfür etmek, hele ölüye küfretmek, hakaret etmek,  iftira hangi ahlakın eseridir?   İnsan olarak bugün doğru bulduğumuzun yarın yanlış olduğunu fark etme ihtimalini hiç hesap ediyor muyuz?  Dün doğru  yapanların bugün yanlış yapabileceği veya dün yanlış yapanların bugün doğru yerde durabileceği ihtimalini gözetiyor muyuz?   Gözetmeli değil miyiz?

Kadir MISIROĞLU her ölümlü gibi ölmüş. Küfretmeyin kardeşim, arkasından konuşun. Deyin ki şu yanlışları yaptı, memlekete şöyle zarar verdi!  Hiçbir mahzuru yok.  Ancak bunu yaparken de mümkünse ölünün gömülmesini bekleyin ve ondan sonra söyleyin yazın. Ahlaki, insani ve  şık  olan budur.

Şahsen Kadir MISIROĞLU’nu sevmiyorum.  Bilginin peşinde koştuğum  gençlik yıllarımda kendisiyle tanıştım ve  bir  kez  görüştüm.  Her zaman yanıma gel, git diye  davette de bulundu. Gitmedim. Çünkü kendisinde öğrenilecek bir şey görmedim. Olaylara yaklaşımı  genç bir  tarihçi olduğum o günlerde   beni  tatmin etmedi.   Her ölümlü gibi doğru şeylerde söyledi, yanlış şeylerde!   Kesin inançlı ve eleştiriye kapalı biriydi. Sosyal bilimlere  yaklaşımı  bilimsel değildi.  Hisleri ve zanlarıyla konuşuyordu. Tarihçi olduğunu söylüyordu ama  tarih    metodolojisinden bihaberdi!     Büyük tarihçi diyenler var. Değil büyük olmak, tarihçi de değildi! Malumat toplayıcısıydı. Malumatı  toplar, hisleri istikametinde eğer büker kendi görmek istediğini görür ve yazardı.

Metodolojisi olmadığı için yazdıklarından   sağlıklı sonuçlara gidilemeyeceğini düşünürüm. Tarihçiler onun yazdıklarından ancak malzeme tedariki için faydalanabilirler kanaatindeyim. O da malzemenin asıllarını,  önünü, arkasını  kontrol etmek metolojik ve sistematik olarak  tetkik  şartıyla!  

Acizane bir tarihçi olarak  şu tespiti yapmak isterim.  Hayrettin KARAMAN’ın tarifiyle Müteveffa MISIROĞLU’nun “iftira, vehim, hayali kurgu’larından tarih öğrenenler, kandırılma potansiyellerini hiçbir zaman kaybetmeksizin ömürlerini tamamlarlar.  Dahası sorumlu mevkiinde iseler  ülkelerini çok zor durumlara sokarlar. KARAMAN’ın bu konudaki tespiti  son derece isabetlidir. Kadir Bey’in  yazdıkları, kahir ekseriyetle iftira, vehim, hayali kurgu’dan ibaretti. Nokta..  

Atatürk Düşmanlığı Ekmeğiydi!

  MISIROĞLU,  ATATÜRK düşmanlığı üzerinden isim yapmış  olaylara  at gözlüğünden bakmış, maksadını aşan şeyler söylemiş,  hayatı boyunca saçmalamaktan da  öte haddini aşan laflar etmiş bir adamdı.  Lafının önüne veya arkasına ne koyarsanız koyun,  hangi   gerekçeleri ileri  sürerseniz sürün,  zırvası tevil götürmezdi. “Keşke Yunan işgal etseydi” lafı böyle bir laftı.  Sevenleri öyle demedi, böyle dedi deseler de, zırvaladığı gerçeği değişmiyordu.  Hezeyan makamında konuşmaktan zevk alıyordu. Galiba böyle gündem olmak istiyor ve oluyordu da.  

Sevmediğine Küfredecek Bir Gerekçe Bulurdu

Doğrusu ben böyle birisini sıratı müstakim üzere göremezdim ve görmedim.   Mehmet Akif Ersoy gibi bir şahsiyet abidesine, örnek bir  mümine,  şahsımın    bu hayattaki   en önemli  model şahsiyetlerden birine   “serseri-pezevenk” diyen bir adamdan ne feyz alırım,  ne de ona itibar   ederim.  Onu kirli ahlakıyla baş başa bırakırım ve böyle bir sözde bilgi kaynağına asla itibar etmem.

MISIROĞLU’nun sevmediğine,  küfredecek  gerekçeyi  zihninde   uydurarak,      küfür ve hakaret  eden  kesin inançlı birisi olduğunu  yıllar önce tespit etmiştim  Mamafih, diğer Müslüman markalı kişilere göre daha namuslu idi. Çoğu zaman ikiyüzlülük etmez,    düşüncelerini ve inancını çoğu zaman  açıkça söylerdi. Ölmüşün Mehmet Akif veya Aliya Izzetbegoviç olması fark etmezdi. Ölmüşün itibarına takılmaz, ağız dolusu hakaret etmekten  çekinmezdi.  

 Zihinsel konumu dolayısıyla  hakaret  etmesi gereken bazı insanları ıskaladığı da olurdu.    Mesela  Aliya İzzetbegoviç, hakkında iyi bir Müslümandı diyor. Bilmediğinden iyi şehadette bulunuyor! Kitabını okumadım ama yaptıklarına bakıp iyi bir Müslüman olduğunu söylüyorum diyor.  Şayet  İzzetbegoviç’i yetiştiren fikri ve kültürel iklimi bilseydi,  Aliya’nın kitaplarını  okusaydı, Efgani’den girer, Abduh’tan çıkar kötü sözlerden    rahmetli Aliya’da nasibini alırdı!   Yani İzzetbegoviç’i kitaplarından tanımadığı için aleyhinde konuşmadığına inanmamızı istemektedir. İnanırsak onu  şöyle tarif edebiliriz. Hayatıyla örnek olmuş  iyi Müslümanlar kitap yazmışsa ve bu kitaptaki bilgiler putuna dokunmuşsa sevmiyor ve küfrediyordu.  Hayatıyla örnek olmuş  iyi Müslümanlar kitap yazmış ve o  bu kitabı okumamışsa onun örnek hayatına ve mücadelesine bakarak iyi Müslümandı diye hüsnü şehadette bulunabiliyordu.   

Gerçekten böyle mi acaba?   Benin bu konudaki zannım ise şudur. MISIROĞLU’nun  İzzetbegoviç’in kitaplarını okumadığına  ve fikirlerini  bilmediğine inanmıyorum. Izzetbegoviç’in “Din hurafeleri yok etmezse, hurafeler dini yok eder” tespitini ve İslam dünyasını aydınlatan fikri muhitlerle irtibatını çok iyi bilmekteydi. Hurafeci MISIROĞLU, hurafelere savaş açan ve peygamberane bir hayat süren Aliya’ya bulaşma cesaretini kendinde bulamamıştır. Ona bulaşmanın kendi ününe gölge düşüreceği  hesabını yapmıştır!   

Böyle bir adamdı MISIROĞLU. 

Onun İnandığı Dinin Kafiriyim!

MISIROĞLU’unda  yanlış olan şey ağzının bozuk olması ve ölmüş Müslümanlara hakaretten  tekfirden kendini alamamasıydı.  Kanaatime göre itikadi açıdan da yanlış yerde duruyordu.

Şahsen onun inanç dünyasının yabancısıyım.  Onun inandığı dine de inanmıyorum. Allah ve Resul tasavvurlarımız farklı. İnanacağı hadisleri  cinlerden soruşturarak öğrendiğini söyleyen, Kuran’ın okunup anlaşılmasını istemeyen, bunu isteyenleri Din Tahrifçisi ilan eden,  Kuran’a gidelim, Allah’a soralım diyenleri  “Tahrif hareketleri” ismiyle yayınladığı kitapta  sapık ilan eden, Seyit Kutup ve benzeri birçok şehide dil uzatan  bir adamdan din öğrenecek değilim.   Öğrenmedim de!  Kimse  bu tür adamlardan din öğrenmesin  isterim. Onu takdir ettiğim tek önemli nokta, benzerlerinden farklı olarak  FETÖ’yü erken tespit edenlerden olması ve bunu kendi üslubuyla söylemesidir. Ancak itikat esasları itibariyle  FETÖ’nün tıpkısının aynısıdır.

MISIROĞLU ve benzeri bir takım zevatın   M. Akif merhuma düşmanlıklarının sebebi açıktır. Akif,   Saidi Nursiye atfen, “Nebiye atf ile binlerce herze uydurdun/Yıktın da din-i mübini yeni bir din kurdun.” “Lisan-ı pak-i Nebiden yalanlar uyduruyor,/ Sıkılmadan da“sevap işledim deyip duruyor.” Niçin kitâb-ı ilâhî'yi pâyimâl ettin?/niçin şerîati murdâr elinle kirlettin?/çıkıp tepinmeye yok muydu başka bir sâha?/ nedir bu salladığın çifte, kâbetullâh'a?” gibi  ağır eleştiriler içeren şiirler kaleme almıştı. Saidi Nursi ile aynı itikadi noktada bulunduğu için, gerici  zihniyeti ve hurafeciliği  afişe  ve mahkum eden  M.Akif ‘den nefret etmekte  ve nefretini hakaretlerle taçlandırmaktaydı!    

   MISIROĞLU Said Nursi’nin eleştirilmesine   razı değildir!  İkisi de  hurafe anlatan, hurafe söyleyen adamlardır. Mamafih, MISIROĞLU hissiyatının taşkınlığı ve  dedikoduya yatkınlığı nedeniyle  Saidi Nursi’yide aşağılamakta bir beis görmemiştir. Onu  “dar bir muhitte yetişmiş görgüsüz” diye tasvir eder. Abdülhamit’e muhalefetinden dolayı kızgınlığı vardır. Ama o eski Said’dir! Yeni Said’in  hayranı olduğunu söylemekte, arkasından aleyhte konuşamamalarını taraftarlarına  tavsiye etmektedir.  

Neticeten MISIROĞLU  evvelsi gün öldü, dün  gömüldü.   Onun  ne  helallik alamayacağı  ölmüşlere, ne de Müslüman kimliğiyle   muhaliflerine hakaret etmesini  anlayışla karşılamadım.  Belki hak ediyordur ama bugün de MISIROĞLU’nun arkasından küfür edenleri Müslümanlık ve insanlık iddiaları varsa şayet,  anlayışla karşılamıyorum. Ölmüş adamın işi Allah’a kalmıştır. Allah’ın işini Allah’a bırakın ve ruhunuzu kirletmeyin, derim.

Allah Bilir Biz Bilmeyiz!

İyi diye bildiğimiz kişiler kötü, kötü diye bildiğimiz kişiler iyi olabilir. Allah bilir biz bilmeyiz!  Ölmüşle   ilgili  intibaları kötü olan ve kötü konuşan  birisi    o da   böyle işler yapmasaydı,  iyi insan olsaydı” bakışına sığınabilir. Fakat bizim gördüklerimizden ve konuştuklarımızdan ibaret değil ki hayat!  Göremediklerimiz, görebildiğimiz   ve sebep sonuç ilişkisi  kurabildiğimizden çok daha fazladır  bu alemde!  İnsanız neticede.   Ayrıca Tarih böyle okunmaz. Bir de buradan bakılması gerekir  denilen yerler hep olacaktır. Dahası belki de  bilmediğimiz daha nice  yeni belgeler ortaya çıkacaktır! Dedikodu ve hurafe bataklığından  zan çıkar, iftira çıkar, pislik çıkar, kul hakkı çıkar ama  gerçek çıkmaz! Gerçeğe yaklaşma çabası içeren bir Tarih  asla çıkmaz!    

Gerçi bugünün Müslümanlarını,  Alim olan Allah’dır!  Sinelerdekini sadece  Allah bilir,  siz bilemezsiniz,  ayetleri kesmiyor. İlle de hadis istiyorlar.    Bunun için bir de  Kuran’ın  ruhuna uygun   hadis söyleyelim:   Medine’de ilk vefat eden muhacir Osman b. Maz’ûn’ undur. Resul cenaze namazını kıldırır.   Rivayet odur ki; “ahirete ilk gidenimizdir” demiştir.   Ümmü’l-Alâ adlı sahabi  “Allah’ın ona ikramda bulunduğundan şüphesi olmadığını” söyler.  Rasûlullah ise onu uyarır.  Allah’ın Elçisi iken kendisine bile ne yapılacağını bilemediğini belirtir.   (Buhari, Cenaiz, 3, Sulh, 30) 

Cinlerle  hadis kritiği yapan,  hadisin doğruluğunu bizzat  cinlere tasdikleterek saçmalamanın şahikasına çıkan. Bu tür zırvalarla  aklımızı, fikrimizi,  irfanımızı hafife alan   MISIROĞLU gibiler, bu hadisi nasıl yorumluyor, bilmiyorum!  Benim anladığım şu: Resul uyarıyor.  Allah’ın alanına girme, karışma Allah’ın işine,  ne sen,   ne ben bilmeyiz. Allah bilir diyor. Peygamber olduğum halde benim akıbetimi ben bilmiyorum, siz nereden  bileceksiniz diyor ve  bir ölçü veriyor akıl sahiplerine! 

Gerçi   Ahkaf Suresi 9’da  “De ki: Ben Resullerin ilki değilim; bana ve size ne yapılacağını bende bilmem;  ben sadece bana vahyedilene uyarım ve ben sadece (vahyi) olduğu gibi beyan eden bir uyarıcıyım.” ayetiyle Allah’ın yeri ve sınırını tayin ettiği peygamber tasavvuru,  MISROĞLU itikadındaki  Müslümanları kesmiyor. Onlar Şura Suresi 52’de   “Sen kitap nedir iman nedir bilmezdin. Ancak onu, dilediğimiz kulları doğruya ulaştıran bir ışık kıldık” ayetine de yabancıdırlar!

 Onlar, dini imanı bilmeyen, delalette olan, Allah tarafından dini öğretilen peygamberi   sevmezler. Allah’a din öğretmeyi ise çok severler! Allah’ın kendisine aşık olduğu  ve hükmüne ortak ettiği bir peygamberi tercih ederler. Ki, kendileri de alim kisvesiyle Allah’ın hükmüne ortak olsunlar!   Bu nedenle  günahsız, yarı Tanrı, bazen de tam Tanrı bir peygamber tasavvuruna sahipler. Bu anlayış kendilerine de eleştirilmezdik zırhını kazandırıyor ve onlara da Allah adına ilahlık taslama yolunu açıyor. Bu fikre  itiraz edenleri, Kuran sizi reddediyor, Kuran aksini söylüyor  diyerek Kuran’a davet edenleri   “Allah’ın düşmanı” olmakla itham edilebiliyorlar.  Bu anlayış farkından dolayı, ilahlarından, onun adına konuşma yetkisini  aldığını söyleyenler, Müslümanları temsil iddiasıyla,  Allah düşmanı  kabul ettikleri ölmüşlere hakaret edip duruyorlar.    MISIROĞLU’nun   Allah adına  muhalefet ettiğini söylediği, hakarette ve iftirada sınır tanımadığı   ATATÜRK’ün de MISIROĞLU’nun nereye gideceğini Allah bilir.   Onların  ahiret konumu hakkında bizim ancak indi fikirlerimiz ve temennilerimiz olabilir.

Kanaatim odur  ki; özellikle olumsuz düşünüyorsak ölülüler hakkında   uluorta hakaret içeren kelimeler söylemek  bizi sadece günaha ve hakka sokar.  Olumsuz düşündüğümüz mevtaların çoluk çocuklarını ve sevenlerini incitmemek için de olsa susmalı değil miyiz?  Müslüman ahlakına yakışan bu değil midir?

Tarihi Katledenler Ne Yaptığını Bilmez!

Öncelikle tarih, gerçekten tarih olmadan değerlendirilemez.  Tarih bilimi gerçeğe yaklaşma çabasıdır. Tarih alanındaki çalışmaların bilim olamayacağını söyleyen düşünce adamları  vardır.  Geçmişle ilgili olayları anlamak değerlendirmek ve hele  hüküm vermek hiç kolay değildir.  İyi tarihçiler mümkün olduğunca dır’lı ve dir’li hüküm bildiren cümlelerden kaçınmaya çalışırlar. Yakın tarih ise çalışması en zor alandır.  Bazı Batılı mütefekkirler olayların tarih olması için  üstünden en az üç çeyrek yüzyıl geçmeli derler. Bizim gibi kafası beşeri  ideolojilerle bulandırılmış,  geçmişiyle yüzleşememiş toplumlarda, daha uzun zaman gerektiği kanaatindeyim ATATÜRK vefat edeli yüz  yıl bile olmadı. O günün davacılarının çocukları ve  torunları hala yaşıyor. Bu nesiller tamamen silinmeden bu döneme aklı selimle   bakılamayacağını inanıyorum ve hatta görüyorum.   Bizler gerçekten zihinsel  bazda hayli örselenmiş bir nesil olarak, bunu nasıl yapabiliriz, bilemiyorum.

Ancak yine de MISIROĞLU gibi düşünenlere, yanlışa düşmeden veya mümkün olduğunca az yanlışa düşmeye çalışarak bir perspektif vermeye çalışayım.

ATATÜRK doğal ömrünü tamamlamış bir devletin yerine Türkiye Cumhuriyeti Devletini  kurdu. Yokluktan ve yoksulluktan çıkıp bugünlere  gelen  bir süreci başlattı. Hakkında elbette eleştiriler olacaktır.  Bu çerçevede   onun hakkında yapılan diktatördü, tespiti kimseyi incitmez, incitmemeli.  Diktatörler çağıydı çağı! Monarşi  sisteminin eğitim kurumlarında yetişmişti. Demokrasi kültürünü içselleştirmemiş, demokrasinin ne olduğunu bilmeyen bir neslin çocuklarıydı. Demokrasi ideali vardı ama bunu hayata geçirecek kültürel vasat yoktu. Cumhuriyetin kurucuları bu nedenle birçok yanlışlar da   yaptılar.  Buna rağmen  ATATÜRK, ülkeyi demokrasiye hazırlama sürecinde yasallığa mümkün olduğunca  çok önem vermiş bir liderdi.

 O  günlerde her yapılanı veya taviz gibi görünen her işi, ihanete bağlamak, Mustafa Kemal’e İngiliz ajanı diyebilmek  akıl işi değildir. Makul de değildir. MISIROĞLU gibileri bunu yaptı maalesef.    

Şu bir gerçektir. Tarihin bir döneminde   devlet kuranlar veya devlet yönetenler, yani tarihi yapanlar hakkında   bu tür spekülasyonlar  hep olur ve  belirli bir ölçüye kadar normaldir.   Sorumlu mevkiinde olup tarih yapanlar, her zaman topun ağzındadır ve risk alırlar. Ben onları kalecilere benzetirim. Yüzlerce kurtarış yapıp takımlarını şampiyon  yapan  kaleciler, kritik bir maçta, bir veya birkaç gol yedi mi, birden en kötü kişi oluverir.Bütün faturalar kaleciye kesilir. Gol yeme aşamasından önceki oyundaki hataların  hiç biri düşünülmez ve gündeme gelmez.    Devlet adamlarının kaderi biraz da kaleciler gibidir. Tarih yapanları,  öncesine, sonrasına ve bütüne bakarak tarih yazanlar değerlendirecektir. Zanlarını ve iftiralarını yazanlar değil!

Bazen gücünüzün üzerinde hareket etmek, zamansız çıkışlar yapmak sizi hain veya gafil durumuna düşürülebilir. Bunu hiç unutmamak gerekir.  Kişilerin emperyalizme karşı duruşları önemlidir ve kıymetlidir. ATATÜRK’ün emperyalizme karşı duruşunu inkâr ederseniz yanılırsınız. ERDOĞAN’ın bir çok yanlışı vardır ama ABD’nin kucağından kalkma girişimlerini, emperyalizme karşı duruş sergilemeye çalışmasını inkâr edemeyiz. Bugüne kadar halk bu sebeple kendisini destekledi.  Ama gücününüz sınırlıysa bazen gücünüz kadar hareket  etmek zorunda kalırsınız.  “Dolar 6 değil 16 da olsa Papazı geri vermeyiz” dersiniz! Ama verirsiniz!   Böyle bir durumda “Hani aslandın, papazı almadan papazı vermezdin?” gibi bir muhalefet sergilenmesi, yarının  iktidarı olacak muhalefeti  ABD’nin  ve küresel güçlerin dümen suyuna sokar.  Halbuki    bu coğrafya üzerinde emperyalizmin  tahakkümünü  kaldırmanın yegane koşulu    birlik olmaktır.

  Olmazsa ne olur?  Geçmişte yaşanan olaylar ve tarih tekerrür eder!

 Biliniz ki; Musul Kerkük  meseleleri gündemdeyken o günün  muhalefeti  de aynen bugünkü gibi birçok yanlış yapıyor, güçlerinin çok üzerinde tasarrufları hükümetten bekliyordu.  . Bazı muhalefet mensupları, hatta ATATÜRK’ün silah arkadaşlarından bazıları İngilizlere ve onların bölgede harekete geçireceği güçlere  (Ermeniler, Rumlar, bazı Arap aşiretleri vb)  karşı savaşacak tam teşekküllü ordusu, silah fabrikaları ve insan kaynağı varmış gibi hareket edilmesini ve risk alınmasını istiyordu. Ülkenin içindeki bu durum dışarıdan iç birliğini sağlayamamış  zayıf bir devlet görüntüsü pekiştiriyordu.

Diplomasi de kâh ileri, gider kâh geri çekilirsiniz. Musul ve Kerkük’ü içte,  işte böyle  zaafa düşerek kaybettik. Doğrudur,  burada geri çekilen  Mustafa Kemal’dir. Hatay’ı diplomasiyle geri alan Mustafa Kemal de  aynı Mustafa Kemal’dir. Burada yapılan muhalefet eleştirisi iktidarın yanlış yapmadığı ve eleştirilmemesi gerektiği anlamında değildir.  İktidar kesinlikle  eleştirilecek ama  milli konularda o anda devleti kim yönetiyorsa ona destek verilecektir ve vermelidir.  Konunun esası budur.

Sevmemek Suç Değil Küfretmek Suç…

Romantizmle devlet idare edilmiyor.  Sonuç olarak vefat eden MISIROĞLU  galiba kafayı  ATATÜRK’le bozmuştu. Biraz da ününü buna borçluydu.  Ömrünü tamamlamış ve kendiliğinden yıkılarak tarihe mal olmuş Osmanlı Devleti’ni ATATÜRK’ün yıktığını düşünüyor ve inanıyordu.  Hilafet kavramı üzerinden ürettiği hainlik senaryolarına inanıyordu ki, bence hilafet kavramını da bilmiyordu. Dahası Osmanlı olduğunu iddia ediyordu. Bir suda iki kez yıkanılamayacağının farkında değildi.  Osmanlıyım diye,    İskoç başlığını giyip programlar çıkıyordu. Her şeyi biliyordu da,  Ortaçağ Bizans başlığının, yeniçağ kırmızı İskoç başlığının, İngiliz pazarlama zekâsıyla birleşip Osmanlı ülkesini  iktisaden istila planın parçası olan Fes’i bilmiyordu.  Fesi Osmanlıya İngiliz üretti, İngiliz   sattı! FES’li Kadir diye nam yapan bu kişi  Osmanlılık işini de maalesef ciddi ciddi  ticarete dökmüştü.

MISIROĞLU, “Evet ben Kemal Paşa’yı sevmiyorum. Bu benim hakkımdır, istersen babamı da sevmem. Bundan dolayı beni kimsenin kınamaya hakkı yoktur. Beni eleştirenler bir kamyon çakıl taşı. Beni metheden, doğruyu söyleyenler de altın ” demişti.

Cümlenin ilk kısmına katılıyorum, ama sorun bu değil. Sorun  insan gibi eleştirmesi de değil. Sorun hakaret etmesi!   Ölülerin arkasından hakaret etmeyi sevmesi.  Sorun kendisini eleştirenleri aşağılaması  ve  çakıl taşı olarak görmesi.  Kendisini   methedenleri doğruyu söyleyen  altınlar olarak tasvir etmesi!    

Kendini hakkın ölçüsü gören  ve metih bekleyen  bu adamın hali karşında  büyük mütefekkir Muhammed İkbal’in  Eğer biz İslâm’ın bir üstün değerler sistemi olduğunu Müslüman olmayanlara anlatmak istiyorsak, onlara her şeyden önce bizim İslâm’ı temsil etmediğimizi söylemek borcundayız” tespiti  ne kadar isabetlidir. 

 Sorun, Allah’tan  gelen bir  ayet varmış gibi, “Allah düşmanlarına düşman olduğum sabit oldu” diyebilmesi ve kendisi gibi düşünmeyeni   “Allah düşmanı” ilan edebilmesi. Bu sözleri bir şifzofreni  eseri değilse   toplum barışına yapılmış bir provokasyon değil miydi?  

Giderken Son Fitnesi

Yine toplumu bölmeye yönelik “Vasiyetimdir; M.Kemâl’e zerre muhabbeti olan cenazeme gelmesin!..” demesi gibi sözleri de  sorundu  MISIROĞLU’nun!  Gelmeyecekler zaten. Söylemesine insanları tahrik etmesine ne gerek vardı?   Ayrıca cenazesine gelenleri töhmet altında bırakması da ayrı bir fitne unsuru olacak.  Sayesinde şu veya bu sebeple cenazesine   gitmiş herkes   Atatürk düşmanı ilan edilecek!  MISIROĞLU, tersten ideolojik benzerlerine tabiri caizse ayak ve fırsat  vererek gitti. 

Doğru Olanı Yapalım

  Geldi ve her ölümlü gibi gitti bu dünyadan. Hakarete ve kötü söze gerek yok. Ahlaki ve insani olanı yapalım. Allah her şeyi biliyor. Hem dua hem beddua yerine geçen dualar ve temenniler vardır. Allah ameliyle muamele etsin, dersiniz olur biter. Ölülerin arkasında kin ve husumet kusmak sağlıklı duygular değildir. MISIROĞLU’nu eleştirin ama küfretmeyin hakarete etmeyin, onun düştüğü yanlışa düşmek kimseye  mesafe kattettirmez. Alçaltır yükseltmez.

Kimsenin felaketine sevinmeyelim. İnsanlara iyilikten başka bir şey dilemeyelim. Ölülerin arkasından küfretmeyelim!  Kişi hakkında iyi düşünmeyebiliriz. Ola ki bizim bilmediğimiz vardır.  Allah her şeyi bilendir.  MISIROĞLU evvelsi gün öldü, dün  Üsküdar’da defnedildi.  Sevenlerine başsağlığı ve sabır diliyorum.  Hayatı algılama ve yaşama şekli nedeniyle kendisini   bazıları rahmetle,  bazıları lanetle anacak.  Keşke bu kadar hoyrat ifadelerle, haddini aşan  kötü sözleriyle    tanımasaydık kendisini.  Keşke tarihe ve tarihi yapanlara ciddi elle tutulur eleştiriler yapabilseydi.  Yapamadı. Müktesebatı ve  aldığı eğitim itibariyle de yapamazdı. Ne diyelim RABBİM AMELİYLE MUAMALE ETSİN…

Aşağıdaki ayetleri bir kez daha okuyup Müslüman bir ülkenin Müslüman çocukları olarak üzerinde düşünelim. Bu esaslar üzerinde yürümeyenleri, önderlerimiz ve liderlerimiz olarak kabul etmeyelim.  Bizi birbirimizin üzerine kışkırtanların oyununa gelmek istemiyorsak   aşağıdaki ayetlere kulak değil gönül verelim.

 Allah’a davet eden, salih amel işleyen ve: «Ben gerçekten müslümanlardanım» diyen kimseden daha güzel sözlü kim olabilir? Hem iyilik de bir değildir, kötülük de. Kötülüğü en güzel bir şekilde sav. O zaman seninle kendi arasında bir düşmanlık olan kişinin, sanki samimi bir dost gibi olduğunu görürsün. (Fussilet 33-34) Kim iyilik getirirse, ona o (getirdiği)nin on katı vardır. Kim kötülük getirirse, sadece onun dengiyle cezalandırılır; onlar haksızlığa uğratılmazlar. (Enam 160) İyilik yaparak kendisini Allah’a teslim eden ve İbrahim’in dinine dosdoğru olarak tâbi olan kimseden, din bakımından daha iyi kim olabilir? Allah, İbrahim’i dost edinmişti.(Nisa 125)”

YORUM EKLE

banner477