İSLAM DİNİNDE VATAN KAVRAMI YOK MU?

(Bağlamlarıyla Birlikte Kuran’da Vatan/Yurt ve Hicret Kavramları)

Bu makaleyi FETÖ’nün etkin tetikçilerinden Emre USLU’nun vatan kavramını istismar ederek yaptığı haince bir  tivit paylaşımı üzerine 2019 Ocak ayında yazmıştım. Yayınlamak 15 Temmuz’un 5. Sene-i devriyesine kısmet oldu.   

Bugün  15 Temmuz 2021.  Bu makalenin vücut sebebi FETÖ ile mücadelede geldiğimiz yeri tespit ederek konuya giriş yapalım.  Zira  zararlı unsurlara karşı doğru metotla mücadele  etmiyoruz. Gelecekte  ülke olarak başka   büyük sorunları başımıza aldığımızı da  fark etmiyoruz!  

 Devlet bu mücadelede maalesef iyi bir sınav veremedi. FETÖ tehlikesi de henüz geçmedi. Böyle giderse birkaç on yılda geçmeyecek görünüyor.  

Neden?

Öncelikle devlet bataklıkla değil sivrisineklerle mücadele ediyor!    

Ayrıca FETÖ ile mücadeleyi FETÖ benzeri unsurlarla yapmaya kalkan bir metot ve devlet mekanizması üretti. Asıl soruna karşı aklî ve bilimsel bir mücadele başlatamadı.

Neden?

 Zira enteresan bir durumla karşı karşıyaydık. Öncelikle dînî bir casusluk ve hıyanet hareketiyle karşı karşıyaydık ve bu örgütün dini zihniyeti ve dini algılaması iktidar unsurlarınınkiyle aynıydı. Çok uzun yıllar Cemaat/Hizmet Hareketi diye adlandırılan bu yapıyla beraber hareket eden iktidar unsurları söz konusuydu. 2013 ve 2014 başından itibaren Paralel Devlet Yapılanması, daha sonra da FETÖ (Fethullahçı Terör Örgütü) olarak tanımlandı. Sanıyorum bu yapıyla uzun süre birlikteliği olan ve kendi içinde cerrahi bir operasyonu göze alamayan bir iktidarın, bu yapıyla mücadele etmek zorunda kalması ilk düğmenin yanlış iliklenmesine sebep oldu. İktidar, samimiyetle başladığı mücadelesinde daha önce beraber çalıştığı siyasi kadrolarını korumak içgüdüsünden kaynaklanan çifte standartları nedeniyle sorgulandı. “Bu hareketin siyasi ayağı nerede?” sorusu haklı hep gündemde kaldı.  Kendi içinde siyasi ayak arayamayan iktidarın başka siyasal partiler içinde siyasi ayak tespit etmesi inanırlığına gölge düşürdü. Yine iktidar ve ittifak yaptığı mikro iktidar   odağı    güçlerin  FETÖ Borsası olgusunun mucitleri olduğu iddiaları ve milyarlarca dolar servetin yasa dışı yollarla el değiştirmesi gerçeği bugün ülkeyi şiddetle sarstı. Bu sebeple iktidarın FETÖ ile mücadelesindeki samimiyeti sorgulandı.  

İnanç Düzlemindeki Aynilik

Ayrıca iktidar unsurlarının benzer inanç düzlemine sahip olması, entelektüel yetersizliği, olayı teşhis edemediğini gösteriyor. Dolayısıyla bataklığı kurutmaya dair araçlara sahip değil.  Tam tersine bu bataklığın sivrisineklerini, benzer bataklıklarda üretilmiş başka sivrisineklerle itlaf etmeye çalışıyor! Bunu yaparken başka batılılıkları sulayan ve besleyen  bir devlet/iktidar  olgusu doğuyor.  Doğal olarak iyi niyetle yapılan çoğu icraatlar akim kalıyor ve İktidar/devlet  yapılanmasına   zarar veriyor.     

Aldatılanlar tekrar aldatılıyor!

Kasıt var mı?

Kesinlikle yok!

Başka türlüsünü teşhis ve tasavvur edecek birikimleri yok.

Örneğin;

Mustafa ÇALIK’ın şu teşhisini yapamıyorlar: “Kendisine “hizmet” sıfatını yakıştıran bu “tahrifât, tahribât ve hıyânet” hareketi gökten zenbille inmediğine, “ithalât” değil, “yerli imalât” mahsûlü olduğuna göre, bu “istihsâl”i mümkün kılan “iklim şartları, toprak ve tohumlar”, daha kestirme bir ifâde ile 15 Temmuz’un zihnî, tarihî ve kültürel “zemin”ine dikkatli bir gözle bakınca açıkça görebiliyoruz ki, “YARA”MIZ ESASEN “İÇERİ”DE VE “DERİN”DE.

İşte iktidar o çok derinlerdeki yarasını görmek istemiyor ve göremiyor. Gördüğü takdirde dinini ve imanını baştan aşağı sorgulamak ve tashih etmek zorunda kalacak!

Kendini, kültürünü ameliyat edecek cesareti ve birikimi yok.

Kolay değil!   

FETÖ öyle tehlikeli bir örgüt ki, muhalefette de bunu halen göremeyenlerin olması iktidarın yanlış mücadele metotlarında olduğu gibi, muhalefetin de tehlikeyi tam anlamıyla görememesinde yatıyor. Sınav soruları çalarak haram yollarla devlete sızanları devlete geri döndürmeyi düşünmeden önce, kurunun yanında yanan yaşları kurtarmaya, bu yaşların nasıl yakıldığının sebeplerini araştırıp, devlet içindeki FETÖ’cüleri ve bundan menfaat sağlayan sahtekâr oportünistleri bertaraf etmeye çalışmamalılardı.Bence bu hakkaniyete daha uygun olurdu.    

Kriminalize Edilen İbadet Tabakası

İktidar ne yazık ki iyi sınav veremedi, veremiyor. FETÖ ile mücadele ettiğini söyleyenler, ibadet tabakası olarak nitelendirdikleri birçok insanı kriminalize etti. Kanaatim o ki, 2014’te HSYK seçimlerinde yargıçların ve bazı üst bürokratların kullandığı Bylock haberleşme sisteminin, deşifre olduğunu anlayan CİAMAAT kendi sivil tabanına Bylock’u yaydı.  Böylece yüz bini aşkın insanı devletin  yanlış değerlendirmesiyle  örgüt üyesi haline getirdi. Bunların evlerinde kalan lise ve üniversite öğrencileri, bunların velileri,    örgüt olduğunu bilmeyen ve fakat örgütün ayak işlerine koşturdukları aileler, ev kadınları  bir anda örgüt üyesi oldu!

Eline mantar tabancası bile almayan birçok kişi, terör örgütü üyesi sayıldı!  

Örgütün nimetlerinden ve imkanlarından faydalanan fakat bunların kaynağını düşünmemiş ve sorgulamamış, nimetlere arkasını dönememiş birçok insan yandı!

Terör örgütü üyesi olduğunu bilmeyen birçok terör örgütü üyesi ortaya çıktı!

Bunların hiçbirisinin kandırıldık demeye fırsatı olmadı.  

  Mahrem Yapıyla İlişkilendirilemeyecek bu tür insanları silahlı terör örgütü tanımlaması altında yargılamak doğru muydu?

O da ayrı bir bahis!  

Devlet bu oyuna gelmemeliydi!

Mahrem yapıyla, tabanı ayıramadı. 

Bir de FETÖ borsasıyla zengin FETÖ’cülere dokunulmaması, birçok masumun FETÖ isnadıyla malına çökülmesi mücadelenin meşruiyetine tüy dikti.

Başta Emniyet ayağı olmak üzere, Devletin içinden temizleyemediği FETÖ unsurları da bu mücadeleyi sabote ettiler.

Bugün yurt dışından cak cak öten hain FETÖ’nün  hain basın ayağı,  bunun için ötebiliyor.  

(Geniş bilgi için bkz.   “Bylock’ta Devlete ve Millete Kurulan Tuzak ve İzlenimlerim.” https://www.baltaoglu.net/bylock-ta-devlete-ve-millete-kurulan-tuzak-ve-izlenimlerim.html Fetö Borsasının Ülkenin Başına Açtığı Belalar ve Rüşvet Alıp Belgesini Vermeyen Pezv…..leri Kim Yakalayacak?” https://www.usak.tv/feto-borsasinin-ulkenin-basina-actigi-belalar-ve-rusvet-alip-belgesini-vermeyen-pezvleri-kim-yakalayacak-makale,239.html

Makalemizin Motivasyonu: Bir FETÖ’cünün Vatanını Satmayı Din’le Meşrulaştırmaya Cür’et Etmesi

Burada öncelikle şunu söyleyeyim. Özellikle bu dönemde Bayrak, Kur’an, Vatan, Din, Hain, Vatansever vb kavramlarının içini o kadar boşalttılar ki, bu kavramları başkalarına olumsuzluk isnat etmek anlamında kullanmamaya azami özen gösteriyorum.    Kişinin açık bir şekilde beyanı söz konusu değilse, bu değerlerle ilgili konumlarını  kalpleri en iyi bilen Allah’ın değerlendirmesi gerektiğine inanıyorum.  

Burada kullandığım hain kavramı, kişinin bozgunculuk adına yaptığı  kendi beyanına istinat edilerek kullanılmıştır. 

FETÖ’cü hain Emrullah Uslu 15 Aralık 2017 de bir twit paylaşmıştı. “Kesin Bilgi” başlığı altında “mahşerde kulum niye vatanını sattın” diye bir soru yok demiş ve eklemişti. “Çünkü sorular Kurandan çıkacak ve Kuran’da vatan satmak diye bir kavram yok.” Bu provokatif yaklaşımına,   “Allah’a inanıyorsanız,  dediğini yapın hoşunuza gitmese de” diye misyonerce bir tavırla nasihatte bulunmuştu. Son cümlesi bir ayetten kinaye idi.  “Hoşunuza gitmese de size savaş yazıldı (farz kılındı)… ” (Bakara/216)

Makalenin Amacı

Bu makale, gerçekleri çarpıtarak Müslüman toplumu ifsada çalışan FETÖ ve benzeri sözde İslami yapıların şeytani yaklaşımlarını ortaya koymak amacındadır. Fitne nitelikli benzeri fikirlere Kur’ânî ve bilimsel bir cevap olsun istedik.  

Bu anlayış ve fikir, zararlı ve zehirlidir. Zira sadece FETÖ değil, İslamcılık adına konuşan geleneksel anlayış, dinde vatan kavramının olmadığı, Kuran’da ve sünnette vatanın kutsiyetine dair bir işaret bulunmadığı iddiasındadır. Emre USLU adlı bozguncu bu boşluktan istifade ederek bu tür iddiaları dillendirmiştir. 

Sonuç olarak bu makale, dinin tek özgün kaynağı Kuran’ın, VATAN kavramına yaklaşımını ortaya koymak için kaleme alınmıştır.

Fitne Çıkarmak ve Saptırmak Amaçlı   Yayınlar

Öncelikle şunu söyleyeyim;

Emrullah USLU attığı tivitle fitnede hocasını aratmıyor. “Kuran Müslümanlığı denen bir sapıklık çıktı” gibi, kâfirliğin ispat-ı vücudu sözü sarf etmekten utanmayan zalimin müridi de böyle olur, diye düşündürüyor. Putlarının Allah’ın adıyla ve ayetleriyle kandırma (Fatır /5) stratejisini devam ettiriyorlar.  Tivitinde tek bir doğru var.  “Size Kuran’dan sorulacak” diyor ya hani, el-hak doğrudur ve haktır!

Doğrusu o Kuran, senin için de, kavmin için de bir öğüttür ve siz ondan sorguya çekileceksiniz.” (Zuhruf/ 44)   

Kuran’a dayalı Müslümanlığı sapıklık kabul edenlerin Kuran’dan sorulacak hatırlatmalarını samimi bulup, ciddiye alalım mı?

Şeytanın bu dünyadaki tezahürü katil imamlarından tahsil ettikleri üzere, değerleri tahrip etmek ve fitne çıkarmak amacıyla mel’un planlar üretmek, hayatlarının eksenini oluşturuyor.  Tam Bağımsızlık için birlik içinde mücadele verilmesi gereken,  emperyalizmin enerji kaynaklarını vahşice paylaşma savaşı verdiği bir coğrafyada/bölgede  Milliyetçi/Müslüman kamplaşmasına yol açmak ve fitne ateşi yakmak amacıyla planlar kuruyorlar. Bu her türlü mihrak tarafından bazen mezhep bazen etnik hassasiyetleri kaşımak şeklinde ortaya çıkıyor. Türk-Kürt, Alevi-Sünni, Laik-Antilaik dendiği  zaman dikkat kesilmek ve algılarımızı sonuna kadar açmak zorundayız!  

Milleti bölmek ve güçsüz düşürmek için okyanus ötelerinden türlü desiselere başvuran ve isimlerini Dünya İhanet Tarihi’nin   zirvesine yazdıran işbirlikçi uşaklar biz uyanık olursak başarılı olamayacaklar. Doğru bilgi üzerinde yürümek, oyuna gelmeye teşne insanlarımızı dikkat ve basiret üzere teyakkuzda tutmak çok önemlidir. İktidarın yaptığı yanlışlar, hakikati görmekten alıkoyarsa, etki-tepki düzleminde başka yanlışlara savrulur, çok ağır bedeller ödemeye devam ederiz. Zira iktidara tepki gösterenlerin bu konuyu hafife aldıklarını ve zihinsel planda savsakladıklarını da  gözlemliyorum.

Eski Bir Tartışmadır

Gençliğimizde, ideolojik kafa karışıklılarına maruz kaldığımız zamanlarda, bir başka deyişle cahiliye devrimizde, İslamcılarla, Milliyetçilerin arasında moda ve bilindik bir tartışma konusu vardı. İslamcılar hicreti kutsamakta, “Vatan” kavramını hafife almakta, İslam’da bunun karşılığının olmadığını söylemekteydi. Ayet ve hadislerle hicretin önemine vurgu yaparak fikirlerini imanî bir temele oturtmaktaydılar. İslami literatür konusunda daha az malumat sahibi gibi görünen Milliyetçilerin bunun karşılığında sarıldıkları dînî kaynak, “Hubbül vatan minel iman, vatan sevgisi imandandır” hadisiydi. Fakat İslamcılar burada da sıkı duruyorlardı. Bu uydurma bir hadisti,  mevzû idi.  Mevzû hadis Resulullah’ın söylemediği bir sözü yalan ve iftira ile ona isnat etmenin hadis usulündeki adıydı.  

Vatan sevgisi imandandır” sözü halihazırda bazı radikal  İslamcılar tarafından Allah’a din isnat etmeye kadar varan yorumlarla reddedilir. Kitaplarda, internet ortamındaki yazı ve video içeriklerinde vatan kavramının İslami olmadığı yönündeki fikirler halen çokça seslendirilir. İtiraza gerekçe temel argümanlardan biri de vatan kavramının Fransız İnkılabı’nın icat ettiği Batılı bir kavram olması ve bize yabancılığıdır. 

Doğrusu öyle öğrenmiştik okullarda ve teorik kitaplarda! 

Yoktu Birbirimizden Farkımız!

Aslında iki taraf da birbirine çok benzemekteydi.  İslamcıların kahir ekseriyeti ciddi milliyetçi fikirlere sahipti! Birçok İslamcı, dinin evrensel kriterlerini kaybettiğini görmüyor ve din kardeşliği üzerinden hakkı gözetmeyen bir taassupla bir nevi “din milliyetçiliği” yapıyordu!   İslam’ın adaleti ve   evrenselliği cihetinden sakıncalı bir yaklaşım içinde olduklarını fark etmiyorlardı.  Kültürel ve tarihsel değerlerin bütününü din zannetmekteydiler.  

Milliyetçilerin kahir ekseriyeti ise aslında düpedüz İslamcıydı!  

Onlar da geleneklerle aktarılmış kültürü, din diye, din adına sahipleniyorlardı. Taraflardan biri “Türk Tarihi” diğeri “İslam Tarihi” üzerinden tarihlerine, örflerine ve geleneklerine bezenmiş İslam kimliğinde sorgulama yapmaksızın birleşmekteydiler.    

O günleri dün gibi hatırlarım.

Taraflar doğru düşündüğünden ve hak üzere olduğundan emindi.

Kritik düşünceye yatkınlıkları olmadığı için, şüpheyi ve sorgulamayı iman zayıflığı sayan bir nesildiler, nesildik! İçinde bulundukları kültür ortamı ve yetişme tarzı itibariyle Nass (Ayet) ile beşerin ürettiği bilgiyi ve kültürü ayırt edecek   donanıma sahip değildiler. İdeolojik yaklaşımlar, bu fikirlerin müntesiplerinin, tarihleriyle, dinleriyle ve hatta kültürleriyle yüzleşmelerine izin vermiyordu. Birçok açıdan kesin inançlı hale gelmişlerdi. 

Şahsen ben meseleyi çok sonraları çözümleyebilmiştim.

Bu şartlar altında yetişen ben ve benim neslim vatan mevzusunda da epey kafa karışıklığı yaşadık. Hicret etmek, bir başka deyişle hayatta kalmak için kaçmak, kutsaldı!    

Hicret’e mecbur kalmamak, yurdundan çıkmamak için, vatan/yurt için  savaşmak neden hicret kadar önemli değildi?   

Kur’an Perspektifi

Halbuki Kur’an perspektifinden Kitabın bütünlüğü içinde bakıldığında bambaşka bir manzarayla karşılaşıyorduk. Hicret/yurt/savaş gibi konular birbirleriyle iç içeydi. Sebep-sonuç ilişkisi bağlamında geçişken konulardı.

İşin aslını Kuran’ı anlayarak okuma cehdim sayesinde çözdüm. 

Bu nedenle, Kuran’ı anlayarak okumanın ne kadar önemli olduğunu, farkındalık yaşadığım yirmili yaşların başlarında üniversite yıllarında   keşfettim.   

Kitabın anlaşılamayacağı ve bir bilen tarafından anlatılacağı telkin edildiği için, gençliğimizin ilk yıllarını Kuran’dan uzak ve fakat, Kuran davacısı olarak geçirmiştik!  

Kuranı bilmeden bu davayı ne kadar temsil edebilirsek, o kadar ettik!   

İdeolojik körlük yaşıyor içinde bulunduğumuz çelişkileri görmüyorduk!

Cevaplar Kuran’da

Halbuki, sorunun cevabı Kuran’ı anlayarak (tezekkürle/ tedebbürle/ teakkulla/ tefakkuhla/tefekkürle) okuyanlar için çok basitti. Çünkü cevap, açık, eksiksiz,   detaylandırılmış, tamamlanmış, çelişkisiz kitabın çağlar üstü mesajları arasında hiçbir şüpheye yer bırakmayacak bir netlikte vardı.

Görmüyor, göremiyorduk! 

Zira görmek için önce anlamak gerekliydi!  

Özellikle dinimize düşman bazı çevreler İslam’ı eleştirirken Bakara/191 ve Tevbe 5 ayetlerini delil göstererek Müslümanları şiddet eğilimli olmakla suçlarlar. Sözü edilen ayetleri Bektaşi fıkrasında “namaza yaklaşmayın” (içkili iken namaza yaklaşmayın) örneğinde olduğu gibi, Onları yakaladığınız yerde öldürün” cümlesi üzerinden bağlantıdan kopararak takdim ederler. Ayetin önüyle ve arkasıyla ilişkisini keserler.

Kuran ve İnsan Hayatı

Kuranı anlayarak okuyanlar bilir;  

Kuran insan odaklı, önce insan diyen, insan hayatını hiçbir kutsala, örfe, adete kurban etmeyen bir hayat kitabıdır.  

Maide/32’de “…. Kim cinayet suçu işlememiş veya yeryüzünde fesat çıkarmamış bir kişiyi öldürürse bütün insanlığı öldürmüş gibi olur. Dahası kim de bir hayat kurtarırsa, bütün insanlığı kurtarmış gibi olur…..” ayeti Rabbin insan hayatının karşısına bütün dünyayı ve insanlığı koyduğu gerçeği, “insan hayatı”  dışında korunması gereken hiçbir kutsal olmadığını açıkça gösterir.  

Bunu fark ettiğinizde insan canına kıymayı meşru kılan ayetlere dikkat kesilirsiniz. 

Böyle bir kitapta öldürmek fiilinin meşru olduğu yerler var mıdır? 

Var ise, hangi şartlarda öldürmek meşru kabul edilmektedir? 

İşin püf noktası tam da buradadır. Şöyle ki; 

Maide /32’de açık olarak belirtilmiştir ki, haksız yere insan canına kıyanların ve yeryüzünde bozgunculuk yapanların öldürülmesi meşrudur. Haksız yere insan canına kıyanlara için  “Kısas” emredilmiştir. “Ey akıl sahipleri, Kısasta sizin için hayat vardır…”(Bakara /179).   

Bunun dışında bozgunculuk çıkaranların öldürülmeleri söz konusu olabilir. 

Bu kavramın alanı biraz geniştir. Çeşitli ayetlerde halkın hakkını vermemek, malların değerini düşürmek, yeryüzünden karışıklık çıkartmak, saldırganlık yapmak, yeryüzünde fesadı yaymak, dirlik ve düzenlik vermemek gibi fiiller bozgunculuk örnekleri olarak sayılır.

Bir topluma saldırıp canına malına namusuna kastedenler, topraklarından (yurtlarından) çıkarmak isteyenler, bozguncudur. Bir toplumun, neslini, güvenliğini, geleceğini tehlikeye düşüren eylemleri ortaya koyanlar, özgürlüklere kastedenler de bozguncudur.   Örneğin, uyuşturucu satmak, yaymak, nesilleri ifsat etmek bozgunculuktur!  

Kuran’da Yurt/Vatan

Şimdi İslam düşmanlarının ve İslama şaşı bakanların ayetin formatını bozarak sunduğu   (Bakara /190-194) ayetleri, bağlamları içinde inceleyelim:  

Size savaş açanlarla Allah yolunda çarpışın. Fakat haksız saldırıda bulunmayın. Çünkü Allah, haksız saldırıda bulunanları sevmez.”

Onları karşılaştığınız her yerde öldürün ve sizi sürdükleri yerden siz de onları sürün, zaten zulüm ve baskı, öldürmekten/ölümden daha kötüdür. Onlar size savaş açmadıkça Mescid-i Haram civarında onlarla savaşmayın; ama eğer sizinle savaşırlarsa onları öldürün; inkârcıların cezası böyledir” 

“Eğer savaşı sona erdirirlerse Allah çok affedici, çok merhametlidir”

Zulüm ve işkence ortadan kalkıncaya ve din ALLAH için oluncaya kadar onlarla savaşın. Son verirlerse, artık zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur.

Saldırmazlık örfünün geçerli olduğu aylarda size saldıranlara siz de karşılık verin: zira saldırmazlık örfünün ihlali, adil karşılık (kısas)yasasına tabidir. Böylece, eğer bir kimse saldırıda bulunursa, sizde onun saldırdığı gibi saldırın; ancak Allah'a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun ve Allah'ın, kendisine karşı sorumluluk bilinci taşıyanların yanında olduğunu bilin

Bu ayetlerden çıkan sonuçları tek tek ortaya koyalım. 

1) Haksız saldırıda bulunmamak, fakat size savaş açanlarla Allah yolunda savaşmak Allahın emridir.

 2) Size zulüm ve baskı yaparak, yurdunuzdan (vatanınızdan) sürenleri öldürmek ve sizi sürdükleri yerden onları çıkarmak Allah’ın emridir. 

3) Fitne kalmayıncaya, din Allah için oluncaya kadar onlarla savaşmak Allah’ın emridir.

4) Saldırmaktan vazgeçerlerse savaş durdurulur.  Çünkü zalimlerden   başkasına düşmanlık etmemek Allah’ın emridir.

5) Örflere aykırı olduğu halde saldırmazlık kuralını   ihlal edenlere karşı kural tanımak gerekmez!  Karşılık vermek Allah’ın emridir.

6) Saldırı meşru değildir ve size yapılan saldırı kısas yasasına tabiidir.  Saldırana gücünüz yetiyorsa aynı saldırganın metotlarıyla karşılık vermek Allah’ın emridir.    

 Sanıyorum mesele son derece açık. Allah bize, bizi yurdumuzdan çıkaranlara karşı savaşı ve öldürmeyi emrediyor. Ne zamana kadar?  Taa ki, onlar bu emellerinden vazgeçene kadar!  

Gerekirse Ölün Ama Zulmü Kabullenmeyin

Yukarıda verdiğimiz ayetler arasında Zulüm ve baskı ölümden/öldürmekten daha kötüdür!  Teşhisi çok ilgi çekicidir.  İnsanlığa tercih etmesi gereken yolu gösteren Allah’ın tavsiyesidir. Gerekirse ölün ama zulmü kabullenmeyin, diyor yaratıcı! Zulüm ve baskı altında yaşamaktansa tercih etmemiz  gereken bir yol olarak “ölüm” önümüzde durmaktadır! Ayrıca zulüm ve baskı yapanlar, insanları öldürmekten daha kötü bir duruma sokmaktadırlar!  

Düşünün lütfen, ölümü göze almadan zalimi durdurma şansınız var mı?

Asla yok.

Peki zulmü kabullenmek bizi yaşarken ölümden beter hallere ve psikolojiye sokmuyor mu?

İnsanlık onuru zulmü kabullenmeyi kabul ediyor mu?

Sadece düşünün!

Yurt/Vatan Savaşında Neden Öldürmek ve Ölmek Tavsiye Edilmiştir?

Burada işin püf noktasını ortaya koyan bir soruyu sormalıyız. Allah neden bu kadar net ve insan hayatına karşı kıyıcı gibi görünen bir emir vermiştir?  

Çünkü insanların inançlarını özgürce yaşayacağı, dininin, malının ırzının namusunun teminat altında olacağı, her türlü tecavüzden emin olacağı bir yurda, toprak parçasına, yani VATAN’a/YURT’a ihtiyacı var.  

Her türlü kavramı Batıdan almaya alışmış müstemleke aydınları “Vatan” kavramını, kendi kitabında değil de Frenk illerinde ortaya çıkan fikrî akımlar terminolojisinde keşfedince, kendi dinlerinde bunun karşılığının olmadığını sandılar!  

Kitaplarını duvarlara asıp okumadıkları için de Allah’ın ayetlerinde bu kavrama denk gelen hususları göremediler. 

İnsanın kula kul olarak zulüm altında değil, ALLAH’a kul olarak, insan gibi yaşaması için gerekli şartların Allah’ın açık, eksiksiz, detaylı, tamamlanmış olarak tasvir ettiği Kitabında   olacağını idrak edemediler! 

VATAN/ YURT duygusunun fıtrattan geldiğini fark etseler de, İslami literatürde bu kavrama karşı olumsuz telkinlerin etkisi ve  dini inkar durumuna düşme  korkusuyla, fıtri  duygularını  bile inkar yolunu seçenler ortaya çıktı.  Ama bu gerçek  insan hayatında hep oldu.  Yetiştiği toprakları sevmeyen ve o topraklara gönülden bağlanmayan kaç insan tanıdınız?

Sağ buna vatan ve vatanseverlik dedi, sol yut ve yurtseverlik! 

Vatana Kastedene Af Yok

Ayet ve bağlamları açıktır. Kitapta/dinde, vatan/yurt kavramı vardır.

Vatana kastedene af yoktur!    

Vatan’a kastın müeyyidesi öldürülmektir.   

Kitapta verilen bu bilginin ötesi berisi, tevil edilecek hiçbir yanı ve yönü yoktur.   

Özgür   bir toprak üzerinde yaşamak ve yaşatmak zorunda olmak, çoğu zaman savaşmayı gerektiriyor. Vatan topraklarını savunmak ve güvenliğini sağlamak için bu bilinçle ölmek ise Allah yolunda ölmek olarak nitelendirilmiştir.  Nitekim Müslümanlar Allah yolunda ölenlere ölü denmeyeceğine ve şehitliğe dair bir çok ayetin muhatabıdır.  

Bilindiği üzere Kuran kanun kitabı değildir. Temel ilkeleri ortaya koyan bir nevi Anayasadır. Ölçüleri ve sınırları verir. Toplumun ihtiyaçlarına göre üretilen kanunlar bu sınırlar ve ölçüler gözletilmek suretiyle belirlenir. İncelediğinizde bu sınırların ve ölçülerin evrensel yapısı hemen dikkatinizi çekecektir.  Nitekim Şura 40. ayette Yüce Allah “Bir kötülüğün cezası yine onun gibi bir kötülüktür,” der. ( Ayrıca Bkz  Nahl/126).  Ayetler hem kısasa hem de ölçülülüğe işaret eder. Dolayısıyla devlet yasaları yaparken, cezaları belirlerken daima kısas ve ölçülülük ilkesini göz önünde bulundurmak zorundadır. Aksi takdirde maşeri vicdanlar asla tatmin olmaz.  Dünyadaki çoğu huzursuzluklar, adaletsiz uygulamalar bu evrensel ilkelerin ihlâlinden kaynaklanır. Halihazırda ülkemizde tartışılan çocuk istismarcılarına dair yasanın ıslahı çalışmalarının temel nedeni budur. Kadın cinayetleri ve evlilik hukukuna dair hususların gündem olması, idam cezası tartışmaları da bu nedenledir.   

Emre Uslu Gibilerin Düşünmesi Gereken   

Rabbin uğruna ölümü emrettiği, Özgürlük/Vatan değerlerine ihanet eden Emrullah Uslu gibileri ilgilendiren soru şu olsa gerektir;

Bizi   yurdumuzda/vatanımızdan çıkarmak isteyenlere, bizimle savaşanlara, yurdun içinden ve dışından yardım edenlerin, yurdun işgaline çanak tutanların, onlar adına savaşıp TBMM’sini, Polis Özel Harekât Merkezini bombalayanların, 250 sivil, polis ve asker vatandaşı şehit edenlerin Allah indindeki hükmü nedir?

Darbe yapmaya kalkıp 1539 vatandaşı yaralamanın karşılığı nasıl bir benzeri kötülük olmalıdır?  

Okyanus ötesinin Siyonist sever imamına ve müritlerine/şakirtlerine ne yapılması gerektiği hakkında duraksamaya yol açacak bir durum olduğunu sanmıyorum.

Bozgunculuktan vazgeçmedikleri sürece bu topraklara geri dönmeyi unutmalarında kendileri açısından fayda vardır!  Millet, 15/16 Temmuz 2016’da görüldüğü üzere, Bakara 216. ayeti mucibince vatanını korumak için ne gerekiyorsa yaptı ve yapar.  Yüce Allah’ın emrine, hoşuna gitse de gitmese de uyar ve üzerine farz kılınan savaştan kaçmaz!  

Bir Değer Olarak Hicret-Özgürlük İlişkisi

Hicretle ilgili fikrimizi de ifade ederek makalemize son verelim.

Hicret etmekte aynen bizi vatanımızdan çıkaranlarla canımız pahasına savaşmak gibi farzdır. Yeter ki, şartlar gerektirsin.

Kuran’ın insanı ve insan hayatını öncelemesinin en önemli ve en güzel uygulamalarından biri de Hicret’tir.

Kula kul olmadan yaşamak isteyen insanın, asgari yaşama şartı özgürlüktür!

Özgürlük, Müslüman olmanın ve kalmanın da olmazsa olmazıdır!  

Zira özgür olan insan Allah’a kul olabilir.

Özgür insan, malıyla ve canıyla güzel işler üretme ve yaşama hakkına sahiptir.

Dini Allah’a has kılarak yaşamak, şirksiz iman ancak özgür insanın harcıdır.   

Bu nedenle Müslümanlar, özgürlük şartlarını sağlayabildikleri toprakları (vatanları) için gerektiğinde ölecekler ve öldürecekler. Özgürlüklerini kaybetmemek için ne gerekiyorsa yapacaklar. Ancak güç yetiremiyorlarsa, bulundukları yerde baskı ve zulüm görerek yaşamakta ısrar etmeyecek, Hicret edecekler. İnsan gibi yaşayacakları topraklara gidecekler!

İnsan, baskı ve zulüm altında yaşamaya, inançları aleyhinde tutum ve davranışlara icbar edilemez. 

Özgür iradesiyle hak veya batılı seçme iradesi göstereceği bir düzende yaşamak zorundadır!   

Yüce yaratıcı hesap günü, “ben güçsüzdüm ve bu nedenle görevlerimi yapamadım” diye bir mazeret kabul etmiyor. Nisa 97 ayeti çok açıktır. “Melekler, kendilerine zulmeden kimselere canlarını alırken soracaklar: -Neyiniz vardı sizin?- Onlar: -Biz, yeryüzünde çok güçsüzdük- diye cevap verecekler.(Melekler), Allah’ın arzı  kötülük diyarını terk etmenize yetecek kadar geniş değil miydi?...."  

Son derece açık değil mi? Ne zulmedeceğiz ne zulme rıza göstereceğiz!  

Allah insanlara hangi şartlarda ne yapmaları gerektiğini açıkça bildiriyor. Ayette, hicret etmemek için, öğretilmiş çaresizlikle özgürlüğünden vazgeçen insanların “kendilerine zulmeden kimseler olarak tanımlanması çok önemli ve düşünülmesi gereken bir ayrıntıdır!

Medine’de Kurulan İslami Düzen

Resullah Medine’ye hicret ettikten sonra orada yaşayan Yahudilerle Medine Sözleşmesi imzalayarak beraber yaşamanın şartlarını müeyyidelere bağlamıştı. Bu sözleşmenin bir maddesi vatanları (yurtları) olan Medine’ye bir saldırı olursa mali yükümlülükleri de dahil beraber savunma yapacakları” konusunu hükme bağlıyordu.

Bu uygulamadan bir vatanda özgür yaşamanın, o vatanda yaşayan tüm inanç mensuplarının ortak sorumluluğu olduğu sonucunu çıkarmak için kâhin olmak gerekmez.   Ayrıca bu sözleşme, din, dil ve ırk gözetmeksizin herkesi eşit bir şekilde vatandaş olarak kabul etmektedir. Bunun dışında suçun şahsiliği, sigorta sistemi, Medine şehir devletinin sınırlarının belirlenmesi, din ve vicdan hürriyeti gibi hususların anlaşmada yer aldığını görmek biz Müslümanların dünü için iftihar, bugünü için utanç vesilesidir. Modern dünya yüzyıllar sonra bu noktalara gelebilmiştir.

Acı olan, Müslümanların   yitik medeniyetlerinde kaybettiklerini, Batı Uygarlığı’nda bulmalarıdır!   

Yine Medine sözleşmesinde Müslümanların birbirleriyle dayanışma içinde olması, kardeşlik hukukunu gözetmesi gerektiğinin altı çizilmiş ama müminlerin suçluları korumaması gerektiği belirtilmiştir. Kitabın ruhu sözleşmede tezahür etmiştir. Suçluların korunması anlamında bir dayanışma ve kardeşlik hukuku dinde yoktur. (Bkz. Nisa/135) Adalet en üst değerdir.  Suç işleyenler için anne, baba, kardeşlik hukuku değil, hakkın hukuku işletilir ve Hak için doğruya tanıklık edilir! Günümüzün Müslümanları maalesef bu hakikatten gafil yaşamaktadırlar! Markaları Müslümansa, mezheplerine meşreplerine uygunsa, dünyanın en zalim adamı da olsa buna sahip çıkmayı Müslümanlık sanmaktadırlar.

20-21. Yüzyılın çağdaş vatandaşlık hukuku ve anlayışı   hicretin ilk aylarında, peygamberimiz tarafından fiilen uygulanmıştır. İnsanlığın, Allah’ın kitabından ve pratikteki uygulayıcısı Resulullah’tan öğreneceği çok şey vardır.

Dünyayı ve dünyanın kaynaklarını beş ülkenin menfaatleri doğrultusunda yöneterek zulüm ve baskı sistemlerini yaygınlaştıran dünya egemenleri de ağır bedeller ödeyerek bu gerçeği öğreneceklerdir!

Vatanlara/özgürlüklere musallat olan dünya egemenleri kıyamete giden yolun taşlarını döşemektedirler. Müslümanlar ise Kutsal bilip duvarlarına astıkları Kitaptan bihaber olduğu   için, Resulün uygulamalarındaki kitabi gerçekleri fark etmemektedir. İslam dünyası, Resulü ve sünneti, kılda, tüyde, sarıkta, cüppede Resulün mahrem hayatında ve benzeri hurafelerde aramaktan vazgeçtiğinde bambaşka bir peygamber portresiyle karışılacak ve çok şaşıracaklardır.

Sonuç

Vatan için savaşmak, gerektiğinde de Hicret etmek farzdır. Vatanınızı savunacaksınız. Gücünüz yetmiyorsa baskı altında yaşamayacak, Hicret edeceksiniz. Mümkünse güç topladıktan sonra geri gelip vatanınızı geri alacaksınız. Allah ve Resulü bunu teoride ve pratikte öğretti. Resulullah Hicretten 8 yıl sonra (630 yılında) Mekke’yi on bin kişilik orduyla fethetti.  Zira bu topraklar Resul ve arkadaşlarının yurdu/vatanıydı!

Evet, Resul bizzat öğretmiştir!     

Şayet çıkarıldığınız yer, kök saldığınız vatanınızsa, Hicret kaçmak değil, güçlenip tekrar geri dönmektir!  

Gerek vatan savunması gerekse Hicret, en üst değer olan özgürlüğün anahtarıdır. Şartlara göre bu anahtarları kullanacak, ne pahasına olursa olsun özgürlüğümüzden vazgeçmeyeceğiz. 

Bu yaklaşımı, peygamberi hayat yaşayan devlet adamlarının mücadelelerinde görmekteyiz.  Nitekim, Bilge Muvahhit Aliya İzzetbegoviç Hicret’i değil, vatan için savaşı ve mücadeleyi seçenlerdendi. O’nun Allah’a yemin ederim ki biz köle olmayacağız.” ve “Ölmeye hazır olan insanlar, ölmeye hazır olmayanlara karşı galip gelirler" kararlılık ifadesi sözlerinde, Kuran’ın özgürlük ve vatan savunmasıyla ilgili, saldırganlık halinde müeyyidesi ölüm, savunma halinde mükâfatı şehitlik olan tavizsiz pratiklerinin izleri vardır.

Sonuç olarak Allah diyor ki, önce insan, bir insanın karşılığı bütün insanlık!  Bir insanı haksız yere yok etmek, bütün insanlığı yok etmek demek!

İnsanı yaşatmak için yaşadığı yerde, vatanında güvenliliğini ve özgürlüğünü sağla.   Bunun için vatanını savun, öncelikle bunun için öldürmekten ve ölmekten çekinme. Yaşadığın toprakları, Hakk’ı veya Batıl’ı özgürce seçebilen insanların diyarı haline getir.

Lakin saldırganlık yapma haddi aşma.

Zulüm görmek, ölmekten/öldürmekten beterdir. Zulmü kabullenme ve gerekiyorsa    ölmeyi/öldürmeyi tercihte duraksama. Gücün yeterli değilse veya ölümü tercih edemediysen, toprağını koruyamadıysan, zulüm altında yaşama, kendine zulmetme, orayı terk et, yani Hicret et.

Hicret de insanı yaşatmanın özgür yaşatmanın bir yolu ve yöntemi.

Hesap günü Allah’a kul olarak gelmek için bu iki yoldan birini tercih et!  

Bu makalenin ülkenin içinde bulunduğu siyasal ortamdan, çekişmelerden, polemiklerden iktidar veya muhalefetin iddiaları üzerinden bağlantı kurularak değerIendirilmemesini  özellikle istirham ederim.   

Zira siyasetin doğrusu zamana ve zemine göre değişiyor!

YORUM EKLE