EDEP YAHU BAĞLAMINDA ŞAHSIMA DAİR ÖZELEŞTİRİM ve ÖZRÜMDÜR

Ben ki, “dikkat edin başkalarının ahlaksızlığı, ahlaksızlığınızın örtüsü olmasın” diye bir aforizmayı kaleme almış, insanları uyarmışım!  Öğrencilerime ahlaklı olmayı edepli olmayı  öğütlemişim.  Tarihimizden tevarüs, Edep yahu özlü sözünü çokça paylaşmış bu ilkeye dikkat çekmişim.  Hayatımı bu değerler için vakfettiğimi düşünmüş ve ona göre yaşamaya çalışmışım.    Ancak bu yaşta,   başkasına verdiğimiz öğütlerin kendimize faydası olmadığını gösteren bir fiil işlemişiz. Neler oluyor hayatta!   Şimdi ne yapmak gerekir?  Özür dilemek değil mi? Dileyelim o zaman.   Bu makale kendi fiilimle ilgili bir özür yazısıdır. Bu özrü sosyal medya hesabından yayınlayabilirdim. Ama istemedim. Bir makale şeklinde  yayınlayayım da kalıcı olsun,  zaman zaman okuyup hatırlayayım istedim!

Özür dilenir dilenmesine ama   bu özür nasıl dilenmeli?  Antalya Serik’te tanımadığım,  bilmediğim,  bir kadın var.  Yakın zamana kadar  bir kamu kurumunda çalışıyordu.  Beni tanımaz, bir kere bile görmüşlüğüm konuşmuşluğum yoktur.  Bir tür trol. Bu  kadın,  sosyal medyasında, muhtemelen  belediye yemlerini kestiğim, üçkağıt işlerinde mahir siyaset esnafı bazı zübüklerin   hedef göstermesi ve tahrikiyle  bana  ve aileme bir sürü hakaret etti, iftiralarda bulundu. Uşak Başsavcılığı’nın hakkımızdaki adli işlemleri sırasında  çekilmiş, resimlerimizi yayınlayıp,  vatan haini olduğumuzu iddia etti. Daha neler yaptı  neler!  Elbette savcılığa şikayet ettim.

Savcılık soruşturma başlattı. Uzlaşma teklifini  reddettim. Dava açıldı. Gerek savcılık aşamasında gerek  elan süren dava sürecinde bir çok adam araya girdi ve davadan vazgeçmemi rica ettiler.  Bugün medya işiyle iştigal eden bu kişiye özellikle aileme verdiği sıkıntından ötürü çok kırılmıştım, direndim.  Affet diye ısrarla  üzerime geldiler. Bayağı yumuşattılar da.  Bunun üzerine  yüz yüze görüşmeyi  ve yüzüme karşı özrü reddettim.     Dedim ki;   aleni işlenen  bir cürmün, özrü tenhada  değil aleni olur kuralı mucibince, özrü de aleni yapacak! Benim haricimde benden dolayı incittiği insanlardan da şahsen özür dileyecek. Şartım buydu.    

Özrün şekline   direnen muhatap sosyal medyasından, isim vermeden  “Uşaklı” kavramıyla beni  tarif ederek   bir kez daha saldırdı.  Affedip affetmemekle   ilgili içimdeki çelişkiyi giderdi.  Doğru karar vermiştim.   Elbet biliyorum. Bir kişiyi üç beş aya mahkum ettirmenin önemi yok.   Burada  önemli olan muhatabın hatasını anlayıp anlamadığıydı ki,  anlamamış!   Bunu fark ederek vicdanen  müsterih oldum.  Zira vicdan insanın içindeki Allah(c.c.)’ın sesidir. Bir insan Allah’ın sesini içinden  kovduysa ona yapacak bir şey yoktur!   Allah’ın sesine itibar etmeyen, beşerin mahkemelerinden duyduğu korku nedeniyle  pazarlığa oturan  insanlar  bu  dünyada affedilmeyi hak etmiyorlar.   Öte alemdeki konumlarını  ise Allah bilir. 

İşte dostlar,  bana karşı işlenen cürümlerde işlettiğim ; “aleni işlenen  bir cürmün, özrü tenhada  değil aleni olur”   kuralını kendi nefsim içinde işletmek durumundayım. İç tutarlığım ve içimdeki ilahi ve derin sesi  hep işitmek  ve yaşatmak adına bunu yapmak benim için önemli.     Sosyal medyada, bir yorumda, isim  vermeden, ama tarif ederek hedef aldığım beş altı kişiden alenen özür dileyeceğim.  Zira herkesin manasını bilemeyeceği bir  kavramı kullanarak, galiz sayılabilecek  bir   hakaret kelimesini  bazı arkadaşlara isnat ettim.  

Neden? Davamda çok haklıyım.  Hak ettiklerini düşündüm. Yaptıkları çok yanlıştı  falan filan diyebilirim. Ama bu durumda haklı olmak neye yarar? Onlar yanlış yapmış,  sen de edepsizlik!  Peki, ne  anlamı kaldı? Yanlış üslup, doğru sözün celladıymış. Ne kadar doğru olursak olalım yanlış bir üslupla söylediniz mi anlamı yok. Kendi doğrunuzu doğratırsınız. Ben de aynen öyle yaptım!  

Neticede bu altı kişiden biri, dostum kardeşim diye düşündüğüm biri.  Bu nedenle ona daha fazla gazaplandığımı şimdi daha iyi fark ettiğim bir arkadaş.   Uzunca bir süre sonra  bu  yakışıksız sözleri duymuş  bana döndü  ve mukabeleyi bir misil yaptı.  Yaptığım yorumu da bana resmini çekip göndermişti. Yaptığında bence haklı değildi ama benim fiilim  karşısındaki tepkisinde haklıydı.

Çok hareketli bir hayatım oldu dostlar.  Üniversitede ve YÖK’te yıllarca   firavun tabiatlı   egemenlerle kavga ettim.   Mücadeleye bağışıklık sağlamış bir bünyem var. Bu gibi durumlarda   olayı ölçer tartarım. Hak bağlamında bir eksiğim, bir   hatam olup olmadığını,  iyice düşünürüm. Bütün firavun müsveddesi idarecilerle savaşımda  ve hukuk mücadelemde   kendimi yüzde yüz haklı gördüm. Haklıydım ve gereğini bu duygu üzerine tam bir inançla  yaptım. 

Son yaşanan olayda da şapkamı önüme koyup, hak ölçüsünde düşünmeye çalıştım.  Yazdığım yoruma baktım. İsim belirtmemiş tarif etmiştim ve gerçekten çok ağır yazmıştım. Baktıkça garibime gitti. Utandım. Bana bunu yazdıran gazap duygusunu sağlıklı bulmadım ve kendi kendime kahrettim.   Yapılan yanlışlar sert bir üslupla eleştirilebilirdi. Ancak hiçbir yanlış işin  muhatabı böyle bir karşılığa   muhatap edilmezdi.    Edilmemeliydi!  Bunu yapmıştım ve bu bana yakışmamıştı. Muhatabına özel olarak ilettiğim özrümü ve sitemimi,  diğer muhataplar için de genişletiyor ve hepsinden özür diliyorum.   Ki o muhataplar içinde oturup kalktığım beraber yediğim içtiğim kişiler var. Kardeşim dediğim biri var.  Yaptıkları yanlış işi yapmasalardı keşke. Yaptılar!   Kendi akademik ve ahlaki söylemleriyle çelişmeselerdi keşke. Çeliştiler. Fakaaaat, bütün bunlar   benim yaptığım  vahim  yanlışı ortadan kaldırmadığı  gibi   haneme ve amel defterime  bir ayıp, bir günah   olarak yazıldı.   Yalın gerçek bu!

İnsanız dostlar,  biyonik adam değiliz. Benim çevremdekiler nedense beni biraz  farklı görüyor. Bu adama ne yüklesen  çeker gibi geliyor onlara.   Kendileri  için normal kabul ettikleri  insani sınırları benim için pek varsaymıyorlar. Ali Galip Hoca dayanır, mücadele eder, gereğini yapar gibi  bir inanış sahibi olmuşlar. Bu tür fikirleri zaman zaman dillendirirler.  Halbuki böyle değil. Demek ki Ali Galip Hoca’nın da tahammülü bir yere kadarmış. Bağışıklık sistemi zayıflayabilirmiş. Büyük sayılacak hatalar yapabilir, kendini kaybeder,  düşmana bile söylenmeyecek sözleri sarf edebilirmiş!

  Özür dilemek nefse zor gelir dostlar. Bu benim nefsim içinde zordur. Ancak genel olarak hayatıma baktığımda şunu görüyorum.  Özür dilemek gerektiğinde,  dilemişim. Bu konuda bir sıkıntım olmamış. Olay ve olguda haklı da olsam, bir anlık kızgınlıkla kalbini kırdığım öğrencilerimden de  hep özür diledim. Birkaç kez böyle şeyler yaşadım.  Gerekçesinde haklı da olsam öğrencilerimden  özür dilerim. Neden?  Çünkü, benim için  öğrencilerim hep farklı bir yerde oldu.  Onları evlat, arkadaş, meslektaş  mesabesinde  gördüm.   Onlara karşı haklı konumda olmak özrümü engellemedi. Büyüklük ve hocalık vardı serde.  Onlar çok gençtiler  ve  hata yapmaları son derece  normaldi. Ömür boyu  kalp kırıklığı hatırlamalarını istemezdim.  Dolayısıyla  öğrencilerime karşı    haklı olmanın özre mani bir hali hiçbir zaman olmadı.    Gençler, Uşak ilinden, üniversite   ve hocalarıyla ilgili güzel anılarla ayrılsınlar, hep güzellikleri hatırlasınlar istedim. 

  Yakınlarımdan  arkadaşlarımdan  gerektiğinde özür dilerim, diliyorum.   Ancak haklı olduğum dava da üstlerimden asla   özür dilemem. Burada farklı düşünüyorum.  Firavundan özür dilemek, egemeni  yelpazelemek tavrım ve tarzım değil. Bu konuda tavizim yok.  Her türlü bedeli de memnuniyetle öderim. Böyle durumlarda aklıma 29 Ağustos 1966’da   idam edilerek  şehit  edilen Seyit Kutup gelir. Çağdaş Mısır firavunu Cemal Abdünnasır, Seyit Kutup’a  idamından önce   özür dilediği, yanlış yolda olduğunu kabul ettiği takdirde,  af edeceğini bildirmişti. Hayat bir özür kadar yakındı! Yapsaydı kınanmazdı.   Şehit bu teklifi reddetmiş ve   şöyle cevap vermişti;

Eğer Allah kanunu ile mahkûm edilmişsem ben Hakk'ın hükmüne razıyım. Eğer batıl kanunlarla mahkûm olmuşsam ondan çok daha üstün bir düşünceye sahip olduğum için batıldan ve münafıklardan merhamet dilemem.”

Bu model hayatları öğrencilik yıllardan beri bilen  biri olarak  egemenlerden özür dileme meselesine hep mesafeli olmuşumdur.  Firavun tabiatlı üstlere elini verdiğinde kolunu kaptıracağını, onlarla  uzlaşmaya çalışanlar çok iyi bilir!

 1998 yılında 28 Şubat günlerinde  kabalığı, hoyratlığı ve yasa tanımazlığıyla  meşhur  rektörü, Şan Öz-Alp,  benden, sonradan Uşak Üniversitesine rektör olan, Adnan Şişman’dan özür dilememi istemişti. Ben haklıyım  neden özür dileyecekmişim  dediğimde  “beni haklı haksız ilgilendirmiyor, sen özür dileyeceksin” deme cüretinde bulunmuştu.

 Elbette özür dilemediğim gibi, sadece sözlerimle değil,  her türlü halim tavrım ve davranışımla da rest çektim. Elinizden geleni ardınıza koymayın, dedim.   Rektörlük seçimlerinde benden oy istediklerinde vermeyeceğimi açıkça ve gerekçeleriyle  beyan ettim.  Ne kabalıklarına ne masonluklarına prim vermedim. Bu nedenle 13 yıl Aralıksız  süren bir zulüm dönemi başladı.  Kendilerini rızık verici zanneden Şan Öz-Alp ve onun takipçisi   iki rektör,  teslim olmayacağımı    anlayınca yok etmeyi  amaçlamışlardı.    Elbette yok edemediler. Rızık verici değillerdi! Bu süreçte Allah’ın(c.c.) yakın takibine ve sonsuz yardım ve rahmetine nail oldum.   Sonuç olarak ben bu firavun müsveddelerini hiçbir zaman yelpazeleyip serinletmedim, aksine hukuk yoluyla, maddi ve manevi direnerek yaşadıkları her günü, daha da sıcak ortamlarda geçirmelerini sağladım.  Yaşarken ruhen cehennemi yaşamalarına vesile oldum.    Bütün bu süreçlerde ne bel atından vurdum, ne de seviyeyi düşürdüm. Kendimce belli ahlaki ilkeleri hayatımda yaşamaya çalıştım.

Bugün ise kendime şu soruyu soruyorum.  Bunca yıldır egemenlerle mücadele ettim,  böyle bir hata yapmadım. Bugün neden  yaptım?  Galiba sinirlerim iyice zayıfladı. Bu hayattaki samimiyetsizliklere yalanlara, ikiyüzlü tavırlara   tahammül gösterememeye başladım. Halbuki bu saydıklarım  da  hayata dahil. Dün de böyle şeyler vardı. Bugün de var. Yarın da olacak. Şayet sinirlerinize  hakim olamıyorsanız, ya yaşadığınız ortamı değiştireceksiniz, kaçacaksınız oralardan, ya da ilaç kullanacaksınız ki, insanlara zarar vermeyesiniz.  Kalp kırıp  pişman olacağınız şeyler yapmayasınız.

  Söz konusu özür gerektiren  yorumu yaptığım sırada, üniversitede çok yakından tanıdığım bir dekan vekili benim  MEB’lığında yaşanan  bir olayı eleştirdiğim sosyal medya yayınımın  altına yorum yaparak,  AK Partiye hulus çakmaya  çalıştı. Kendini MHP’li olarak tanıtan bu arkadaş, bunu neden yaptı? Benim üzerimden bunu yapmaya kalkmasına  çok  sinirlendim. Sert bir yorumla cevap verip kendisini  kendisiyle yüzleştirdiğimde, anlamadı!  Kendinde bir güç vehmedip mesnetsiz  bir cesaretle ve  küstahlaşarak  cevap vermeye çalıştı.   Yorumundan ziyade benim üzerimden gerçekleştirmeye çalıştığı amacı fark ettiğim için,  son derece sert bir cevap daha verince, korkuya kapıldı, ilk önce alttan alan kendini izah etmeye çalışan, yaptıklarından başındaki idarecileri sorumlu tutan bir cevap verdi. Hemen arkasından tüm yorumlarını sildi.  

Bu şahsın karşımda  sanki istikameti belli imiş gibi durmaya çalışması,  dahası  küstahlaşması gerçekten sinilerimi bozmuştu.   Bu tür cüretleri anlamakta güçlük çekiyordum.    Zira bu arkadaş lisans öğrenciliğinden  beri   çok iyi tanıdığım ve bana  fiilen çok zarar veren bir  arkadaştı. Benim mücadelem sırasında kendi adına  menfaat sağlamak adına bir çok fitnenin kaynağı olmuştu. O günün idarecisiyle  çatışmamızda, verdiği yalan yanlış bilgilerle,  muarızlarımı  bileyleyen,  üstüme salan ve ortalığı provoke eden  bu arkadaştı.     En son rektör Sait Çelik’e ve bana  kurulan kumpasta üniversitedeki bir provokatörün soruşturmasını kapatarak zulme hizmet, hakka ihanet etmişti!   Beni tutuklamaya götüren süreçlere üniversiteden, üniversitede mevcut çete üyeleriyle beraber katkı sağlamıştı. Yazdığım yorumlarda  hakaret yoktu fakat  onu kendisiyle yüzleştirirken çok ağır eleştiri cümleleri kurmuştum. Bunu yapmam için beni ciddi  tahrik etti. Şimdi bakıyorum, ne gerek vardı?

Düşünüyorum!  Zulüm, kendine benzeyen başka bir tür  zulmü, yanlış kendine benzeyen başka bir tür  yanlışı doğuruyor!  Zalim olmakla mazlum olmak arasında  sadece bir çizgi var. Bir adım atmanız sizi istemediğiniz bir tarafa taşıyor ve fark etmiyorsunuz. Üç kuruşluk menfaat için zalimlere hizmet  ve destek, o arkadaşa zalimlik gibi gelmiyordu artık. Onun hayatının doğal süreçleriydi  bu tür eylemler. Bu nedenle  birçok kez hata yaptı ve onu çoğu kez güzellikle uyardım. Firavunlara takındığım sert tavrı ona takınmadım. Fakat o  hata yapmaktan hiç  vazgeçmedi.    Arkadaşta en ufak bir tesir  meydana getiremedik.   O zaman yapacak şey onu kendisiyle baş başa bırakmak ve tercihlerinin bedelini ödeyeceği günü  beklemek! İlahi adalet denen olgu bunun için var! Dolaysıyla özür konusu yaptığım paylaşımla birlikte burada yaptığım paylaşımı,   sert eleştirileri,  yorumları da   sildim.

Bundan böyle  sosyal medyada geçmişte yazdığım hiçbir şeyi silmedim deyip övünmeyeceğim! Hatırladığım kadarıyla galiba İlk defa milli oldum!  Demek ki insanın kendi yayınından utanması ve silmesi mümkünmüş. Tek şart, bazıları gibi iz kaybettirmek, münafıklıklarını ve çelişkilerini gidermek amacına matuf olmasın!  Bununla teselli olayım bari! 

2008’den beri sosyal medyayı kullanıyorum dostlar. Tam 12 yıl olmuş. Bu mecrayı öğrencilerimle, dostlarımla  ve arkadaşlarımla  iletişim kurabileceğim bir platform ve  bir eğitim aracı olarak tasarladım. Böyle kullanmaya çalıştım. Bugün anlaşılıyor  ki, Sosyal Medya bizi de bozmuş, haberimiz olmamış!  Bir seviye gözetelim derken, sosyal  medya bizi seviyesine çekmiş! Bu platforma milleti itidale davet ederken, itidalimizi kaybeder olmuşuz!   Tedbir alma zamanı gelmiş yani.  Bir süre sonra belirli bir zaman hesabı kapatmak  dahil.  Ayrıca özellikle paylaşımların altındaki yorumlarda  birbirlerine giren, birbirlerinin  kalbini  kıran, ideolojik görüşlerini asli hakikat zanneden arkadaşların durumu da beni rahatsız ediyor. Fark eder etmez müdahale ediyorum ama bunlara  hiç  mahal vermemek için  yorum yapmayı engellemek,   tedbir babında düşündüklerimden.     

Gelelim Müslümanlık iddiamıza. Galiba bu iddiamızda gaflet anlarımızda boşa düşüyor. Zor iş Müslümanlık!  40 yıldır Kuranı anlamını ihmal etmeden okurum. Şöyle ki;

 “Sen onlara sırf Allah’ın lutfu sayesinde yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı kalpli olsaydın, hiç şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi. Onları affet, onların bağışlanmasını dile, iş hakkında onlara danış, karar verince de Allah’a güven, doğrusu Allah kendisine güvenenleri sever” ayetini bilir söylerim.   “Ona yumuşak söz söyleyin. Belki öğüt alır, yahut korkar” ayetini   bilir söylerim.  “Allah’tan başkasına tapanlara hakaret etmeyin; sonra onlar da bilgisizlik yüzünden sınırı aşarak Allah’a hakaret ederler. Böylece biz her ümmete kendi işlerini güzel gösterdik. Sonunda dönüşleri rablerinedir. Artık O, ne yaptıklarını kendilerine bildirecektir” ayetini bilir söylerim. “Şüphesiz Allah, iyilik edenleri sever” ayetini bilir söylerim. Her Cuma hutbelerde tekrarlanan “Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi, emreder; HAYASIZLIĞI VE AZGINLIĞI yasaklar. Düşünüp tutasınız diye size öğüt verir” ayetini bilir söylerim.  “Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse KARDEŞLERİNİZİN ARASINI DÜZELTİN. Allaha karşı gelmekten sakının size merhamet edilsin.” Ayetini bilir söylerim.  “Onlar ki bollukta da infak ederler; ÖFKELERİNİ KONTROL ALTINDA TUTARLAR ve insanların hatalarını bağışlarlar; zira Allah iyilik edenleri sever,” ayetini bilir söylerim. “Rahman’ın kulları yer yüzünde vakar ve tevazu ile yürüyen kimselerdir. Cahiller onlara laf attıkları zaman selam der geçerler” Ayetini bilir söylerim,   “Ey Dâvûd! Biz seni yeryüzünde halife yaptık; onun için insanlar arasında adaletle hükmet; NEFSİN İSTEKLERİNE UYMA, SONRA SENİ ALLAH YOLUNDAN SAPTIRIR. Kuşkusuz, Allah yolundan sapanlara, hesap verme gününü unutmaları yüzünden çok ağır bir azap vardır." Ayetini bilir söylerim.

                Şimdi soru şu.  Bu kadar şeyi bilip söyleyen bir Müslüman nasıl böyle bir hata yapar?

 İşte burada  birkaç püf noktası var.   Mesele bunları bilmek değil.  Bildiğinle amel edebilmek.  Bildiğinle amel edebilmenin yolu ise bu bilgileri gerektiği zamanda ve hatta  anda  hatırlayabilmektir! Bunlar lazım olduğunda hatırına gelmiyor ve hayata geçiremiyorsan işe yaramaz. Nefsinle iş yapar, sonra pişman olursun!  Ayrıca insanlar bildikleriyle amel edebilseler memleket bu halde mi olur?

İnsan   bildiğini neden hatırlamaz,  sorusunun cevabı  çok  önemli. Bunun iki temel cevabı var. Ya münafıksındır! Dine dair  bilgileri  toplumda yer edinebilmek, halkı kandırmak ve sömürmek için reklam aracı olarak kullanıyorsundur.  Ya da nefsinin atına binmiş, öfkeni kontrol altına alamamış,  insanları affedememiş ve arabayı devirmişsindir.  

Kendi adıma ikinci ihtimal dahilinde olmayı ve bu hayatta arabayı son kez devirmiş olmayı  diliyor Rabbime dua ediyor yardım diliyorum. Hata yaptığımızda doğal olarak  insan olduğumuzu hatırlıyor teselli buluyorum. Zira biliyorum. Beşer hata yapar, hata yapmaya mahkumdur.  

Üstelik inancımıza göre  resuller dahi günahsız değildir. Kitap onların beşer olma vasıflarını gözümüze sokar ama geleneksel inanışlar bunu inkâr eder ve görmek istemez.  Yüce Allah resulüne “İşte böylece sana da emrimizden bir ruh vahyettik. SEN KİTAP NEDİR, İMAN NEDİR BİLMEZDİN” diyor. “SENİ SAPMIŞ BULUP da doğru yola iletmedi mi?” diyor.  “Eğer biz seni sağlamlaştırmamış olsaydık, yemin olsun, onlara birazcık meylediverecektin” diyor.  “GÜNAHININ BAĞIŞLANMASINI İSTE ve sabah akşam Rabbini hamd ile tesbih et.” Diyor.

İşte bu ilahi hakikatler bizlerin tesellisi. Allah’ın resulü bile günah işleyebiliyor ve  günahlarının bağışlanması için dua ediyor, Allah tarafından desteklenmese yanlışa meyletme yoluna giriyor!  Biz mi girmeyeceğiz!

Bu durumda bizler Allah’tan destek istiyor  ve hatalarımızı günahlarımızı en aza indirme gayretinde olmaya çalışıyoruz.  Duaları Kuran öğretmiş.  Yeter  ki,  lazım olduğu anda  hatırlayabilelim!

Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır. Ayaklarımızı yere sağlam bastır ve inkarcılara karşı bize yardım et” 

Rabbimiz! GÜNAHLARIMIZI VE TAŞKINLIKLARIMIZI bağışla, AYAKLARIMIZI SAĞLAM BASTIR ve inkarcılar topluluğuna karşı bize yardım et

Rabbimiz! KENDİMİZE ZULÜM ETTİK. Eğer bizi affetmez, bize şefkat göstermezsen elbette ki kaybedenlerden olacağız.

Rabbimiz! ÜZERİMİZE SABIR YAĞDIr. Canımızı teslim olanlar olarak al.”

Biz yalnız Allah’a dayandık. Rabbimiz! Bizi ZULÜM EDEN BİR TOPLUM İÇİN BİR FİTNE YAPMA. Ve rahmetinle bizi inkarcılar topluluğundan kurtar.”

 “Rabbim! BENİ GİRECEĞİM YERE DÜRÜSTLÜKLE SOK, ÇIKACAĞIM YERDEN DÜRÜSTLÜKLE ÇIKAR. Ve bana katından yardımcı bir güç ver””

Rabbim! BİLGİMİ ARTTIR.”  

Rabbim! Beni o ZALİM TOPLUMUN İÇİNDE TUTMA.”

Rabbim! ŞEYTANLARIN KIŞKIRTMALARINDAN SANA SIĞINIRIM. Ve onların benim yanımda bulunmalarından da Sana sığınırım, Rabbim

Rabbim! BANA BİLGELİK VER ve beni iyilerin arasına kat. Sonradan geleceklerin dilinde doğrulukla anılmamı sağla.”

 “Ve beni diriliş gününde UTANDIRMA...”

  “Rabbim, BEN NEFSİME ZULMETTİM, beni bağışla. Rabbim, bana lütfettiğin nimete yemin olsun ki, bir daha asla suçlulara arka çıkmayacağım

 “Rabbim! Gerçekten de bana vereceğin her hayra muhtacım. Rabbim! ŞU BOZGUNCULAR TOPLULUĞUNA KARŞI bana yardım et.”

Rabbimiz! Bizi ve bizden önce inanmış olan kardeşlerimizi affet ve KALPLERİMİZDE İNANANLARA KARŞI BİR KİN BIRAKMA. Rabbimiz sen Esirgeyensin, Şefkatlisin.

Rabbimiz! Biz Sana dayanıyoruz ve Sana yöneliyoruz. Dönüş Sanadır. Rabbimiz! Bizi İNKARCILAR İÇİN BİR FİTNE ARACI YAPMA, bizi affet. Rabbimiz! Sen Üstünsün, Bilgesin.” “

Rabbimiz! Bizim IŞIĞIMIZI TAMAMLA ve bizi affet. Sen her şeye gücü yetensin.”

Bütün bunlar Kuran’daki dualar. Resulün duaları.  Allah, Resul aracılığıyla  duayı böyle edeceksiniz diye bizlere öğretmiş.   Resulün böyle dua ettiği yerde bize ne düşer bilmiyorum.  Bu duaları kendim ve tüm inanan kardeşlerim için tekrar ediyorum. Bu hayatta zaman zaman ayağımız kayar günah işler, özür diler, Allah’tan da af dileriz.  Biz zamanlar “Önemli olan ahlaklı olmak değil ahlaklı kalabilmektir” diye bir aforizma kaleme almıştım. Demek başka, yapmak başka!   Bizde,  yani beşerde  bu nefis, bu hırs oldukça,  haddi aşmamak  zor iş  vesselam.

YORUM EKLE